En Çok Okunanlar

Mihmandar – İskender Pala – Kitap Alıntısı

Mihmandar romanı, usta yazar İskender Pala tarafından 2014’ün Ocak ayında yazılarak ilk basımını Kapı yayınlarında vermiştir. Okurum yazarım olarak sizler için bir Eyüp Sultan romanı olan ve Peygamber Efendimiz’in öğretilerini, sünnetlerini bize çok iyi anlatan bu kitabın daha çok okunması ve okumaya teşvik amacıyla 21-25. sayfalarından  alıntılar yazdık. Keyifli okumalar…

Kutlu yoldaşım, Abdullah’ın dediğini yapmadı. “Bekleyelim, sadık dostum, bekleyelim”, dedi sonra da müşriklerden ikisinin, şu çok akıllı Ümeyye ile Mekke’nin azgın zengini Ebu Cehil’in adını anarak , “Bu ikisi farklı düşünerek, bizim şaşırtmacamızı mutlaka akıl edeceklerdir.” Diye ilave etti. Bu kararın doğruluğunu , o iki zeki adamın akıllarının bir örümcek ağına takılıp kaldığını görünce anladım.

Mağarada ikinci günümüzdü. İkindi sonrasında dışarıdan sesler duyuldu. Kutlu Nebi dizime başını koymuş, dalar gibi olmuştu. Uyandırmaya kıyamadım. Gelenleri seslerinden tanımaya çalışarak kulağımı azıcık dışarıya vereyim derken uyanıverdi. Birlikte usulca ilerleyip dışarıya baktık. Bir önünde, bir arkasında duruyor, tıpkı yolda yaptığım gibi onu her yakadan korumaya çalışıyordum. Bir an durakaldım. Hayretler içindeydim. Fısıltıyla sordum:

“Habibi!.. Benim gördüğümü sizde görüyor musunuz?”

“Örümcekten mi bahsediyorsun?”

“Ve dahi güvercin yuvasından ve dahi içindeki üç yumurtadan! Sabah Füheyre’nin oğlu süt getirdiğinde olmayan yuvadan, olmayan yumurtalardan.”

“Üzülme demiştim ya sana, Rabb’im ‘Ol!’ deyince her şey oluyor, görüyorsun, ben dahi görüyorum. Hatta Rabb’im bana ötesini de gösteriyor, Cebrail’in şurda duran kanadını.”

Gelenler geldiler. Ebu Cehil ile Ümeyye başı çekiyor, iz süren adamın talimatlarıyla ilerliyorlardı. KRalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Tırmanılacak son kaya parçası da ayakları altında kaldığında artık neredeyse karşı karşıya duruyorduk. Nefesimi tuttum. Allah’ı kalbimde hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim. Korkmam gerekiyordu ama artık korkmuyordum. Yalnızca olacakları bekliyordum. İşte hepsi oradaydılar. Elleri kılıçlı tam sekiz kişi. Mağaranın içi karanlık olmasa onlarda beni görebilirlerdi, onu görebilirlerdi. Bu adamlarla çarpışarak ölmek istiyordum. Ölmek, öldükten sonra yeniden, yeniden dirilip vuruşarak yeniden, yeniden ölmek. Ama kutlu yoldaşım için yaşamak zorundaydım, onu  korumak için yaşamak.

Nihayet Ümeyye öfkeyle iz süren kafileye bağırdı.

“Ahmak herif! Sen ne biçim kılavuzsun? İz sürüyorum diye buraya kadar tırmandırdın bizi. Yukarıda mağara var dediğin bu muydu yani?”

“Dur hele Ümeyye, mağaraya da bakalım!”

“Ebu Cehil! Ben senin yalnızca adının cehaleti anlattığını sanıyordum, böyle cahilce konuşacağını düşünmezdim.”

“Neden böyle diyorsun Ümeyye?”

“Neden mi diyorum Ebu Cehil? Acayip! Hubel hakkınızdan gelsin sizin, aklınızı kurtlar yesin!”

Dışarıda onlar bağrışırken içeride ben baygınlık geçirecek hallere gelmiştim. Kutlu yoldaşım benim halimi anlamış olmalıydı, elini elimin üzerine bastırdı.

“Habibi! Şu adamalardan herhangi birisi eğilip örümcek ağının kenarından içeriye baksa bizi görecek.”

Bu sefer elimi sıktı, yüzüme bakıp gülümsedi:

“Hak yolda iki yoldaş… Allah onlara üçüncü olsa endişe edilir mi?”

Bu sözden sonra içime tamamen ferahlık yayıldı. O gülümsüyordu. Titremem o anda durdu. Huzurlu bir bekleyiş başladı. Beraber dışarıda olup biteni izlemeye koyulduk. Ümeyye diğerlerini iknaya çalışıyordu.

“Şu örümcek, görmüyor musunuz, ağını Muhammed doğmadan kurmuş buraya. Şu kalınlığına bir bakın. Hem siz hangi güvercinin, işleyen bir mağara kapısına yuva yapacağını düşünüyorsunuz ki? Atalarınız utanır sizden!”

“Doğru dersin Ümeyye, şehre varınca bu şarlatan iz sürücüye elli kırbaç vurdurayım da işini doğru öğrensin.”

Ebu Cehil ve arkadaşları gidince sevincimizi birbirimize sarılarak kutladık. Ve o gül kokuyordu.

*******

Ben Ebu Kuhafe’nin oğlu Abdulkabe’yim. Kutlu yoldaşım , Müslüman olduğum gün adımı değiştirip Abdullah dedi. Mekkeliler ise Ebubekir diye bilirler, Esma’nın ve Ayşe’nin babası Ebubekir. Ben ona inandım, güvendim, her dediğini tasdik ettim. Herkes onu yalanlarken ben doğruladım ve hep yanında oldum. Bu yüzden bana ’Sıddık’ dedi ve müminler o günden sonra beni ‘Sıddık’ diye çağırdılar. Sevr Mağarası’nda uykusuz geçirdiğim üç gece ise bana daha sonra “Yar-i Gar” lakabını kazandırmıştı. Öyle hoşuma gitti ki beni “Yar-i Garım” diye çağırdıkça tazelendiğimi hisseder oldum.

…..

Bir gün gelip bana Cebrail isimli bir melek ile konuştuğunu, Allah’tan vahiyler aldığını ve elçilikle görevlendirildiğini heyecanla söyledi. Ona “Ne gibi vahiyle?” dediğimde arka arkaya saydı:

“Yaratan Rabb’inin adıyla oku. O, insanı alak’tan yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb’in sonsuz kerem sahibidir.”

Okuma yazması olmayan birinin okumak ve yazmakla ilgili bir şey uydurmayacağı ortadaydı. Üstelik insana bilmediğini öğreten bir Rab olduğunu gençliğimden beri hep düşünürdüm. Ama ona inanışım bunları söylediğini için değildi; hayır, o Muhammed olduğu için ona inandım. Bu yeterdi. ( Mihmandar )

*******

Diğer kitap alıntılarımızı okumak için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz…

 Satranç- Stefan Zweig

Simyacı -Paulo Coelho